07 Nisan 2013
Facebook'ta bazılarının isminin başına TC ibaresi koyması için ne dediler
Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Başkanlığı'nın tabelalardaki T.C ibaresini kaldırması üzerine sosyal medyada özellikle de Facebook'ta bazı insanlar isminin başına TC ekleyerek tepkisini göstermek istemiş. Bu tepki gösterenlere karşı yapılan yorumlara bakınca sanırsın ki adamlar sanki vatan haini. Sadece TEPKİ cancağızım adı üstünde.
Abartıldığı kadar gereksiz olmayan bir durum bence bu. Onlar da farkındadır herhalde bu isyanın hiçbir işe yaramayacağının, zaten iş işten geçmiş adamlar halkın nabzını tutmuyor böyle bir karar alırken ama bu sahiplenme içgüdüsü bir nevi protesto yaptıkları. Tepki vermeseler vatan millet umrunda olmayan itici tipler olurlar. Tepkilerini bu durumda olduğu gibi ortaya koymaktan çekinmeseler de klavye delikanlısı ya da ergen olurlar. Türkiye'de yaşamak böyle bir şey, insanlara yaranamazsın çünkü bölünmeye alışmışız bir kere biz.
Şehit olur bazıları ona tepki gösterip üzüntüsünü paylaşır, bazıları da tepki gösterenlere tepki gösterir. Vatana millete hayırlı bir insan ölür birileri yine üzüntüsünü paylaşır bir diğerleri o kişiyi vatan haini ilan ettiği için yine tepkicilere tepki gösterir. En basitinden Avrupa'da bir Türk takımının maçı olur; Türk takımını destekleyenler, takımı desteklemeyenler ve takımı desteklemeyenleri kınayanlar olmak üzere yine bölünme olur. Bu böyle uzar gider her konuda bölünmeye meraklı bir millet oluşumuzdan bu da ne yapalım. Her neyse konumuz bu değildi.
Gözden kaçırılan önemli ayrıntı; zaten bu ergen olarak nitelendirilen kişilerin amacı sanal alemde iki harf ile vatan kurtarmak değil, en azından ben böyle olduğunu düşünüyorum. Amaç tepki çekmek, kamuoyu oluşturmak ki gözlemlediğim kadarıyla başarılı da olunmuş.
bkz: http://www.cnnturk.com/2013/bilim.teknoloji/sosyal.medya/04/07/facebookta.isimlere.tc.ekleyerek.protesto/703281.0/index.html
E bunun üzerine çok bilmişlik taslayıp ne lüzum var insanların protesto çabalarını kursaklarında bırakmaya? Her insan tepkisini özgür bir şekilde gösterme hakkına sahip değil mi?
Ama gel gelelim gösterişine,havasına,dikkat çekme çabasına tepki gösteren arkadaşlarımıza. Bu tiplerin varlığını da inkar edemeyiz tabi çünkü sayı olarak bir hayli fazlalar. Zaten bu arkadaşlar yüzünden diğer tepkiciler de klavye delikanlısı oluveriyorlar bir anda. Kurunun yanında yaş meselesi yani. Halbuki sadece komik ve basit duruma düştüklerinin farkında değiller onlar da ne yapsınlar arkadaş.
Diyeceğim o ki oturduğu yerden tepkisini bu şekilde gösterebilen insanların çoktan uygulamaya geçirilmiş bir kararı değiştirici bir hükmünün olmadığının kesinliği kadar kimseye bir zararının olmadığı da net gerçektir.
17 Mart 2013
Bunlar hep popülarite
Bilirsiniz bundan 3-4 sene kadar önce yani o "Halit Ziya Uşaklıgil'in ölümsüz eserinden Aşk-ı Memnu"nun popüler olduğu zamanlar en fazla 13-16 yaşlarında olduğunu düşündüğüm bir gencimizin AA AŞK-I MEMNU'NUN KİTABI ÇIKMIŞ! nidaları gündeme tabiri caizse bomba gibi oturmuştu.
Son günlerde de "aşkım game of thrones'un kitabı çıkmış bak" sözleriyle gündeme gelen kızcağızın ise biraz önce bahsettiğim gencin yıllar yılı arayıp da bulamadığı dayısının kızı olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum doğrusu.
Gençlerin edebiyat yoksunluğu ve cehaleti insanı güldürürken düşündüren cinsten resmen. Aynı zamanda insanı bazı şeyleri sorgulamaya da itiyor. Ama sonra diyorum ki; saçmalama kızım bu onların ayıbı. Zülfü Livaneli bu konudaki görüşlerinde şöyle bir şeye de değinmiş yalnız: "Hayatları okul, televizyon ve magazin arasına sıkışmış bir kuşağın kaderini nasıl değiştirsinler?" düşününce çok doğru bir noktaya parmak bastığı kaçınılmaz gerçek. Amma ve lakin bu kader bu gençlerin okuyup araştırma,öğrenme, bilgi kültür sahibi olmak yerine popüler kültüre kapılıp gitmiş olmaları durumunu da haklı kılmıyor tabii.
Her neyse bütün bunlardan sonra ben olaya egoist bir bakışı açısı getirerek diyorum ki; ben yine hayatta iyi bi yerdeyim lan şükürler olsun.
Son günlerde de "aşkım game of thrones'un kitabı çıkmış bak" sözleriyle gündeme gelen kızcağızın ise biraz önce bahsettiğim gencin yıllar yılı arayıp da bulamadığı dayısının kızı olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum doğrusu.
Gençlerin edebiyat yoksunluğu ve cehaleti insanı güldürürken düşündüren cinsten resmen. Aynı zamanda insanı bazı şeyleri sorgulamaya da itiyor. Ama sonra diyorum ki; saçmalama kızım bu onların ayıbı. Zülfü Livaneli bu konudaki görüşlerinde şöyle bir şeye de değinmiş yalnız: "Hayatları okul, televizyon ve magazin arasına sıkışmış bir kuşağın kaderini nasıl değiştirsinler?" düşününce çok doğru bir noktaya parmak bastığı kaçınılmaz gerçek. Amma ve lakin bu kader bu gençlerin okuyup araştırma,öğrenme, bilgi kültür sahibi olmak yerine popüler kültüre kapılıp gitmiş olmaları durumunu da haklı kılmıyor tabii.
Her neyse bütün bunlardan sonra ben olaya egoist bir bakışı açısı getirerek diyorum ki; ben yine hayatta iyi bi yerdeyim lan şükürler olsun.
03 Aralık 2012
02 Aralık 2012
ötele ötele
Bazı duygularımızı öteleye öteleye o duygudan yoksun hale geldik, haberimiz yok. Peki neden bastırılmış bu duygularımız? öfke? nefret? kin? inat? belki de başka şeyler. Aslında bu duygulara ihtiyacımız olmadığından ki bu söz konusu bile olamaz, bu duygulara ihtiyacımız olduğunu unuttuğumuzdan diyelim ki bu çok daha doğru olacaktır, ikinci planda kalmış hislerimiz. Buna sebebiyet verenler verdirenler yardım ve yataklık yapanlar utansın efendim. Kahrolsun dayatmalar.
Bilinçaltı. Arayıp da bulamadığımız ihtiyacımız olup da geri kazanamadıklarımızın adresi. Öyleyse ne yapıyoruz bilinçaltına yolculuğa çıkıyoruz. Uyumak için bir neden daha çıktı, neyse konumuz bu değildi.
Elalem ne der, konu komşuya ayıp olur, hayır sen yapma, yok sen gitme, millete rezil oluruz kafasından sıyrıl da gel sıyrıl da gel abiciğim ablacığım. Yaşam şartları daha doğrusu yaşanılan ortam şartları senden bunu istiyorsa da verme. Ne olur yani yıksanız şu tabuları, kurtulsanız bastırılmış duygularınızı yaşayamamanın verdiği burukluktan. Bence hiç de fena olmaz.
Kendin gibi yaşamak. Mutlu huzurlu keyifli bir yaşam sürdürebilmek için yapmamız gereken tek şey belki de. Bu kadar basit. Biz biz olalım o birilerinin istediği şekle bürünmeyelim. Onların düşünce tarzına uygun hareket edip kendimizden gitmeyelim.
mesaj: duygularına sahip çıkmayı öğren
Bilinçaltı. Arayıp da bulamadığımız ihtiyacımız olup da geri kazanamadıklarımızın adresi. Öyleyse ne yapıyoruz bilinçaltına yolculuğa çıkıyoruz. Uyumak için bir neden daha çıktı, neyse konumuz bu değildi.
Elalem ne der, konu komşuya ayıp olur, hayır sen yapma, yok sen gitme, millete rezil oluruz kafasından sıyrıl da gel sıyrıl da gel abiciğim ablacığım. Yaşam şartları daha doğrusu yaşanılan ortam şartları senden bunu istiyorsa da verme. Ne olur yani yıksanız şu tabuları, kurtulsanız bastırılmış duygularınızı yaşayamamanın verdiği burukluktan. Bence hiç de fena olmaz.
Kendin gibi yaşamak. Mutlu huzurlu keyifli bir yaşam sürdürebilmek için yapmamız gereken tek şey belki de. Bu kadar basit. Biz biz olalım o birilerinin istediği şekle bürünmeyelim. Onların düşünce tarzına uygun hareket edip kendimizden gitmeyelim.
mesaj: duygularına sahip çıkmayı öğren
24 Ekim 2012
dediğim dedik, çaldığım düdük
Başlıktan da anlaşılacağı üzere efenim değinmek istediğim konu; bu tip 'dediğim dedik, çaldığım düdük' insanlar. Şu sözü biraz irdelemeye çalışalım. Şimdi şöyle kaçınılmaz bir gerçek var, herkesin doğrusu kendine. Peki kabul burada bir sorun yok. Ama bu olayı abartmamak gerek. 'Kendi doğrum kendime, bu konuda yanlış düşündüğümü, haksız olduğumu falan kabullenmem ben bana ne bana ne' gibi çocukça tavırlar gerçekten çok yakınılası bir durum kardeşim. Sen de biliyorsun yanlış düşünceler peşinde olduğunu öyleyse nedir bu inatçı hal ve hareketler? Hani herkesi kandırabilirsin ama kendini asla derler ya burada pasif işleve geçiyor o laf mesela. Çünkü kendi bariz hatasını bilip fark ettiği halde bunu kabullenemeyip haksız olduğuna inanmıyorsa adam en başta kendisini kandırıyordur. Kendine yalan söylüyordur.,
Sabit fikirli insanlarla yakınlaşmak da bir hayli zordur. En dandik bir muhabbette bile olaylara dar bir pencereden bakıp geri çekilen ve karşısındakinin sözlerine aldırış etmeyen insana kim yakın davranabilir ki zaten.Düşüncesini birtakım sözlerle çürütsen bile taviz vermez.Haksız olmanın ağırlığını kaldırmak istemezler. Çünkü düşünce dünyaları kendi dünyalarından ibarettir ve bu yüzden geliştiremezler de kendilerini. Bin bilsen de bir bilene danış demiş adamlar çok da doğru demişler. Sen düşüncene güveniyor ve bunun arkasında duruyor olabilirsin ki bu çok erdemli bir davranış ama ille de benim doğrum ille de benim düşüncem ille de ben ben diye diretmeye kalkarsan onun adı erdem olmaktan,özgüven olmaktan çıkar. Onun adı cahillik olur. Ha bir de yanlış düşünceler peşinde olduğu halde karşısındaki insanı da kendi peşinden sürükleyip tabiri caizse onun da aklını çelip kendine benzeten insan modeli var ki akıllara zarar. Hadi kendini kaptırdın bu yanılgıya, o masum insancıklardan ne istiyorsun bre insafsız?
Diyeceğim o ki kardeşlerim, bahsettiğim gibi tek tip düşünceyle yetinmeyip hal ve hareketlerimizi objektif bir şekilde incelemekten kaçınıp çekinmeyelim.Hatalarımızı fark edip düşüncelerimizi,davranışlarımızı düzeltme olgunluğuna erişebilen insan, insan gibi insandır şüphesiz.
Özetle, kendi doğrularımız peşinden koşarken hissettiğimiz o özgüven ile cahilliğe yaklaşan o ince çizginin sınırını iyi bilelim.
Şimdi ben de kendi doğrularımı paylaşıp nutuk havasına geçmiş oldum, öyleyse kendimle mi çeliştim?!?!
Sabit fikirli insanlarla yakınlaşmak da bir hayli zordur. En dandik bir muhabbette bile olaylara dar bir pencereden bakıp geri çekilen ve karşısındakinin sözlerine aldırış etmeyen insana kim yakın davranabilir ki zaten.Düşüncesini birtakım sözlerle çürütsen bile taviz vermez.Haksız olmanın ağırlığını kaldırmak istemezler. Çünkü düşünce dünyaları kendi dünyalarından ibarettir ve bu yüzden geliştiremezler de kendilerini. Bin bilsen de bir bilene danış demiş adamlar çok da doğru demişler. Sen düşüncene güveniyor ve bunun arkasında duruyor olabilirsin ki bu çok erdemli bir davranış ama ille de benim doğrum ille de benim düşüncem ille de ben ben diye diretmeye kalkarsan onun adı erdem olmaktan,özgüven olmaktan çıkar. Onun adı cahillik olur. Ha bir de yanlış düşünceler peşinde olduğu halde karşısındaki insanı da kendi peşinden sürükleyip tabiri caizse onun da aklını çelip kendine benzeten insan modeli var ki akıllara zarar. Hadi kendini kaptırdın bu yanılgıya, o masum insancıklardan ne istiyorsun bre insafsız?
Diyeceğim o ki kardeşlerim, bahsettiğim gibi tek tip düşünceyle yetinmeyip hal ve hareketlerimizi objektif bir şekilde incelemekten kaçınıp çekinmeyelim.Hatalarımızı fark edip düşüncelerimizi,davranışlarımızı düzeltme olgunluğuna erişebilen insan, insan gibi insandır şüphesiz.
Özetle, kendi doğrularımız peşinden koşarken hissettiğimiz o özgüven ile cahilliğe yaklaşan o ince çizginin sınırını iyi bilelim.
Şimdi ben de kendi doğrularımı paylaşıp nutuk havasına geçmiş oldum, öyleyse kendimle mi çeliştim?!?!
05 Eylül 2012
güvenme(me)k
İnsanlara güvenmek istersin ki güvenirsin de. Çünkü güvenmek zorunda hissedersinn kendini. Bastırılamayan yaratılıştan gelen duygulardan biridir bu.Bu gibi sebeplerden dolayı istemsiz güvenirsin birilerine.Ama gel gör ki bir gün birisi çıkar gelir ve senin o güven duygunu alt üst etmeyi pekala başarır.İşte o zaman anlarsın ki bu dünyada sadece kendine güvenmeli insan. Kendi ayakları üstünde durabilmeyi, insanların sözlerine aldırış etmeden başı dik yürüyebilmeyi öğrenmeli mesela.
Bir insan neden güvenmez hiç kimseye? Bunu önyargılarımızdan sıyrılıp sorgulamak gerek aslında ama çoğu zaman böyle olmuyor olamıyor ne yazık ki. O insanın güvenini kazanamadım acaba neden demek yerine o insan önyargılarınızda boğulup gidiyor.Neden şüpheci tavırlar sergilendiğini, bunun altında yatan olayların neler olduğu merak bile edilmiyor nedense.
Güven ya da güvensizlik deneyimler sonucu oluşan bir olgudur.İnsanın yaşadıklarından ortaya çıkardığı bir derstir. Sokak kedilerine bakın örneğin, yanına yaklaşacak olsanız olabildiğince hızlı bir şekilde kaçar sizden, uzaklaşır. Önüne yiyecek bir şey atacak olsanız yine korkar ilk anda. Neden mi? Çünkü o bin bir türlü sokaklarda her türlü şiddet içerikli davranışa maruz kalmıştır. Bazıları korkusundan bazıları şakasına bazıları zevkine, sanki bir topa vururcasına sallamıştır ayağını kedilere. Kedi bütün bunları bildiği için sen ona yardım etmek istesen de güvenmez sana güvenemez. Sahipli evcil kedileri düşünecek olursak onlar sokak kedilerine nazaran daha iyi durumdadır. Sahibine alışmıştır, ona güvenir. Gel dediğinde koşa koşa gelir yanına.Ama hele bir ters hareket görsün sahibinden o zaman kendi çapında savunmaya geçer tabi o da.Yani sana güvenmez bazı durumlarda. Ama sokak kedileri hiçbir zaman güvenmez.
Demek istediğim, insanlar da böyle. Bazıları hayat şartları gereği gayet sakin bir hayat sürdürürken bazıları da daha sancılı hayatlar sürdürür. Bazen arkadaşından bazen sevgilisinden belki de bazen ailesinden, tabiri caizse tekme yiyerek sürdürüyor hayatını.İnsanlara kendinden bile fazla güveniyor mesela yeri geliyor. Ama bunun karşılığı olarak mutsuzluğu, hüznü alıyor. Hal böyle olunca içini bir güvensizlik duygusu kaplıyor o insanın, kimseye güvenemiyor. Septik kişilikler diyebiliriz bu insanlar için. Çünkü "şüphe, güvensizliğin en temel besini olarak aynı zamanda insanın ruhunu ve aklını kemiren bir canavardır." Tabi bu canavar, öyle çok da soyut bir şey değil, insanların yarattığı bir kavram.Peki, o insan istemez mi bu hayatta güvenebileceği birileri olsun? İster tabi ki çok ister ama onun hayat senaryosunda yoktur güvenebileceği birileri.
Gelelim benim asıl anlatmak istediğime, bu örnekten alınacak derse. Yaşamaya çabaladığın hayatında güvenebileceğin tek bir kişi bile varsa (aile bireyleri,arkadaş,sevgili,belki bir komşu vs vs.) senin bu hayatta mutsuz olma sebebin yok demektir. O tek bir kişi yetecektir sana, seni mutlu etmeye.Az önce bahsettiğim örnekteki 'sokak kedisi' değilsen her şey yolunda demektir arkadaşım.
Şu sözler olayı özetlemeye yetecektir sanırım:
Hayatta kimseyece güvenmeyeceksin demek saçmalıktır inan. Ama kime iki defa güvenebileceğini hesaplamalı insan. (Victor Hugo)
'Hiç kimseye güvenmiyorum' diye bir şey yoktur, 'zamanında O'na güvendiğim için, artık kimseye güvenmiyorum' vardır. (Aziz Nesin)
Güven bir karaca kadar çekingendir; insan onu bir kovdu mu, tekrar bulması uzun zamana bağlıdır. (Kurt Bieden Kopf)
Her zaman güvensizlik göstermek, her zaman güvenmek kadar büyük bir yanlışlıktır. (Goeth)
Bir insan neden güvenmez hiç kimseye? Bunu önyargılarımızdan sıyrılıp sorgulamak gerek aslında ama çoğu zaman böyle olmuyor olamıyor ne yazık ki. O insanın güvenini kazanamadım acaba neden demek yerine o insan önyargılarınızda boğulup gidiyor.Neden şüpheci tavırlar sergilendiğini, bunun altında yatan olayların neler olduğu merak bile edilmiyor nedense.
Güven ya da güvensizlik deneyimler sonucu oluşan bir olgudur.İnsanın yaşadıklarından ortaya çıkardığı bir derstir. Sokak kedilerine bakın örneğin, yanına yaklaşacak olsanız olabildiğince hızlı bir şekilde kaçar sizden, uzaklaşır. Önüne yiyecek bir şey atacak olsanız yine korkar ilk anda. Neden mi? Çünkü o bin bir türlü sokaklarda her türlü şiddet içerikli davranışa maruz kalmıştır. Bazıları korkusundan bazıları şakasına bazıları zevkine, sanki bir topa vururcasına sallamıştır ayağını kedilere. Kedi bütün bunları bildiği için sen ona yardım etmek istesen de güvenmez sana güvenemez. Sahipli evcil kedileri düşünecek olursak onlar sokak kedilerine nazaran daha iyi durumdadır. Sahibine alışmıştır, ona güvenir. Gel dediğinde koşa koşa gelir yanına.Ama hele bir ters hareket görsün sahibinden o zaman kendi çapında savunmaya geçer tabi o da.Yani sana güvenmez bazı durumlarda. Ama sokak kedileri hiçbir zaman güvenmez.
Demek istediğim, insanlar da böyle. Bazıları hayat şartları gereği gayet sakin bir hayat sürdürürken bazıları da daha sancılı hayatlar sürdürür. Bazen arkadaşından bazen sevgilisinden belki de bazen ailesinden, tabiri caizse tekme yiyerek sürdürüyor hayatını.İnsanlara kendinden bile fazla güveniyor mesela yeri geliyor. Ama bunun karşılığı olarak mutsuzluğu, hüznü alıyor. Hal böyle olunca içini bir güvensizlik duygusu kaplıyor o insanın, kimseye güvenemiyor. Septik kişilikler diyebiliriz bu insanlar için. Çünkü "şüphe, güvensizliğin en temel besini olarak aynı zamanda insanın ruhunu ve aklını kemiren bir canavardır." Tabi bu canavar, öyle çok da soyut bir şey değil, insanların yarattığı bir kavram.Peki, o insan istemez mi bu hayatta güvenebileceği birileri olsun? İster tabi ki çok ister ama onun hayat senaryosunda yoktur güvenebileceği birileri.
Gelelim benim asıl anlatmak istediğime, bu örnekten alınacak derse. Yaşamaya çabaladığın hayatında güvenebileceğin tek bir kişi bile varsa (aile bireyleri,arkadaş,sevgili,belki bir komşu vs vs.) senin bu hayatta mutsuz olma sebebin yok demektir. O tek bir kişi yetecektir sana, seni mutlu etmeye.Az önce bahsettiğim örnekteki 'sokak kedisi' değilsen her şey yolunda demektir arkadaşım.
Şu sözler olayı özetlemeye yetecektir sanırım:
Hayatta kimseyece güvenmeyeceksin demek saçmalıktır inan. Ama kime iki defa güvenebileceğini hesaplamalı insan. (Victor Hugo)
'Hiç kimseye güvenmiyorum' diye bir şey yoktur, 'zamanında O'na güvendiğim için, artık kimseye güvenmiyorum' vardır. (Aziz Nesin)
Güven bir karaca kadar çekingendir; insan onu bir kovdu mu, tekrar bulması uzun zamana bağlıdır. (Kurt Bieden Kopf)
Her zaman güvensizlik göstermek, her zaman güvenmek kadar büyük bir yanlışlıktır. (Goeth)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)